28 Kasım 2008 Cuma

izi kalan yara

gömleğimin kolunda çift olan düğmelerden biri sökülmüştü dün. annem sabah beni uğurlarken "düşer bu" dedi. uyarı gibi değil de; bir gerçeği açık eder, var olan bir şeye işaret eder gibi, sakince. "düşsün" dedim, "eğilir alırım"; güldük...

nitekim; düğme düştü. işyerinde, annelik müessesesine adım atmış -ve o adımı atmış olmaktan çok çok mutlu ve gururlu- birine, "diksene bunuuuu" diye şımardım. "çıkarman lazım ama, üzerinde dikiş dikilmez; kısmetin kapanır" dedi. Ben diğer koldaki aynı düğmeyi de söktüm, oldukça simetrik, son derece estetik oldu bence...

kısacası -ki burası benim; kısa kesmek zorunda değilim, ne rahatlık allahım bu... hatta anlaşılmak zorunda bile değilim... --- diyorum ki; kısacası, ben telafi etme alışkanlığı olan biri değilim. iki boyutu var bu işin:

1. bu kötü; zira tüm bozgunların, kırgınlıkların, kopan düğmelerin, silmek yerine üstü çizilerek düzeltilen yanlışların, kabuğu koparılan sonra bir da koparılan küçücük yaraların... her şeyin izi kalıyor.

2. telafi etme alışkanlığı olmadığını bilenler, daha az hata yapıyor, daha ihtiyatlı oluyor. diyor ki "özür dileyemem şimdi, vazgeçeyim hırpalamaktan"...

Ama Elif Şafak yazmış ki: "Bazen.. böyle birden bire.. yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır. Çünkü hiçbir yara görülmek istemez."

Nedendir yaraları bunca açık etmek o zaman? Modern çağın hastalığı mı bu "acıyın bana"cı tavırlar ve sessiz "iyileştirin beni" yakarışları. Kimse kendi kendine iyileştiremez mi yaralarını? Saklayınca, üstünü kapatınca, havayla teması kesilince de içine mi işliyor her yara?

Nedir doğru olan? Anlatmak mı baştan sona, gizlemek mi kendinden bile?