Kendi kendime saatlerce oynardım çocukken ve gayet net bir şekilde hatırlıyorum uydurduğum oyunları. ağabeyim, katılmak isteyince bozulurdum bazen... "Çadır yap banaa n'olur" diyerek, bebekli-kelebekli bir çarşaf ve ranzanın üst katından oluşan son derece derme çatma oyun alanını oluşturmasını sağlar sağlamaz, "ama ben yalnız oyniiicaaaam" diye ağlamam da ne sevimsiz bir insan yavrusu olduğumu ortaya koyar cinstenmiş. orasını unutmam da bu sebepten belki.şimdi aynı şekilde, senaryosunu yazdığım oyunlarda başroldeyim. icra eden de benim malum, alkışlayan da... tebrikleri kabul eden de, yapıcı eleştiriler yapmaya çalışan da...
düşünüyorum da, biri gelip uzaklara daldığımda "ne düşünüyorsun?" diye sorarsa, oyunumu bozuyor gibi gelmeyecek mi? bir mevsimi, bir kartpostalı, bir kediyi, bir rengi, bir anıyı, bir eli, bir öpüşü, bir şarkıyı, bir ağacı düşünmem... o sorana dokunmayacak mı?
salıncağımın dalına kurulduğu ağaç yok artık, çocuk da değilim... soruları da sevmiyorum, oyun arkadaşlarını da... çok huysuzum, evet; ama oyun arkadaşı varsa kuralları istediğim gibi değiştiremez oluyorum. önceden bildirim, onay, rıza... oyunun tadı kalmıyor... ama acısını biliyorum, biri haber vermeden gidince olanları hatırlıyorum...
ama valla kalamayacağım, şimdiden bildiriyorum... bu sefer de ben: gidiyorum.