22 Mayıs 2008 Perşembe

mavi kuş

Geri geldi, dakikada 162 kere vuruşları kalbimin. Aylardır yoklamıyordu. Fena bir bitkinlik. Kelimenin tam anlamıyla bitkinlik. Takatsizlik, isteksizlik, hepsi bir arada.

Durduk yerde, otururken, sakinken; dakikalarca koşmuşum gibi coşuyor, bir beş dakika sonra sakinleşiyor kalbim. Ardında hafifçe terlemiş bir alın ve boyundan büyük bir yorgunluk bırakarak pek tabii ki.

(Müzikal bir ifade gerekiyorsa: Kalbim neden hep olmazlarda, neden hep çıkmaz sokaklarda? Kalbim… Kalbim, kalbim! Dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda kalbim.)

Uygunsuz sinüs taşikardisi bunun afili adı. Bildiğin çarpıntı işte aslında ama uygunsuzu… Hem benim kalbim niye çarpıyor kardeşim? Boşa yoruyor kendini canım kalbim. Zavallı hamsterlar vardır ya, eğlenmek için mi yaparlar bilmem spor olsun diye mi; kafeslerindeki çarkı çevirdikçe çevirirler. Kalbim de bir şey var sanıp, çarpıyor demek ki...

Kafesleri sevmem ben. Petshop gezmeyi sevene de sinir olurum mesela bu sebeple. Bir şeyleri bir yere kilitlemek ne fena bir şeydir ya, bak gözlerim doldu. Kalbimin de hali bu mu acaba? Azad et beni, canımın istediğini yapayım yoksa kendimi de telef edeceğim seni de, mesajını mı vermeye çalışıyor bana kendi çapında?

Konuşuyorum arada, anlatmaya çalışıyorum. Geçenlerde de başına aynı şey geldi kalpçiğim, diyorum. Gittin sevdin sandım, peşinden geldim olmadı, sonra yerden yere çalındın... Şimdi nedir bu azad edilme sevdası, diye tatlı tatlı soruyorum. Durmuş sanacağınız kadar yavaş atıyor bir süre, ceza veriyor, küsüyor. Sonra yine aynı baskı! Dışarıdan bakan bir göz bile sayabilir nabzımı. (An itibarıyla, 15 saniyede 23 kere atıyor insafsız...)

Artık karar verdim, bıraksın beni gitsin. Boyunun ölçüsünün alıp geri gelir nasılsa. Şu şarkıyı armağan ediyorum kalbime, dinlesin dursun:
suç işlemiş eller gibi, perondaki boş trenler gibi, ucu görülmeyen tüneller gibi
zararsız küçük yalanlar gibi, yağmurdan kaçanlar gibi, bütün vapurları kaçıranlar gibi
(+)
ağıramamış aydınlıklar gibi, kireç tutmuş çaydanlıklar gibi, hiç sevişmemiş insancıklar gibi
gel hiç üzülme; salına salına uç… ben gelemem ama sen git biraz dolaş...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

mektup masalı

Sevgilim,
Gördüğün gibi; hayal sandalını asıl sahibine yani sana geri getirdim. Korkma korkma, çoktan gittim.


Senden ayrılıp bu sandala bindiğimde içsesimi dinledim. Düşünecek iyi bir şey bulamadım. Sonra aklıma seni tanıdığım, seni güldürebildiğim anlar geldi. Sandal böylece hareket etti. Gözlerimi açtığımda kendimi yanında bulacağıma, yani hayal sandalının beni en büyük hayalime yani sana getireceğinden o kadar emindim ki… Ama öyle olmadı.

Bir denizin tam ortasında olduğumu gördüm, gözlerimi merak ve korkuyla açınca. Öyle huzurluydu ki… Gök, beyazla mavinin birbirine karıştığı bir kar tanesine benziyordu; deniz, sakince salınan bir çiçek dürbünü gibiydi. Hava bahar havası, güneş yaz güneşi, duyduğumsa buruk bir sonbahar ezgisiydi. Pusula doğruyu gösteriyor, günışığı içimi ısıtıyordu. Olmak istediğim yer gerçekten orasıydı ve inan bunu oraya gitmeden bilemezdim.

Bir ara, başka bir hayal sandalıyla yanıma gelirsin sandım; bekledim, gelmedin. Yine de olmak istediğim yerde olduğum için huzurluydum. Kendimi dinledim seni beklerken. Yine gelmedin.
Bir sabah sandal beni yeni bir hayale götürdü ve sonra başka yerlere, zamanlara ve başka büyük hayallere.

Uzun yolculuklara çıktım sensiz… Adını duymadığım halklara özgürlüklerini, daha önce sevemediğim çocuklara rüyalarını geri verdim. Yeni şeyler öğrendiğim, işe yaradığımı hissettiğim bir uzak ülkede büyük bir aşkla sevildim. Uzayı gördüm sevgilim ve yıldızları kaymaktan kurtardım.

Böylelikle; hayallerin değiştiğini öğrendim ve geliştiğini… Bunu tahmin edemezdim.
Yolculuklarımda büyülere rastladım, birçoğunu öğrendim. Bir gün sihirli bir aynadan seni izledim, seni duydum; artık nerede olmak istediğini biliyordum. Ertesi gün, sandalla yeni bir hayale yelken açtım: Ve kendimi bir kere daha bu odada buldum, seni sevdiğim odada, beni sevdigin odada.

Sandalı senin için demirledim. O, yeniden senin. Ben, kavuşmayı en çok istediğimi sandığım hayale, onlarca hayali yaşadıktan sonra ulaştım. Sen de cesaretini toplayıp sandala bin ve kendi hayaline git artık.

‘Bir elimde gökyüzü var hala, ötekinde kayıp giden yıldızlar.’ Daha fazla hayal istemiyorum. Sandal beni ardı ardına defalarca bu odaya getirdiğine göre, benim hayalim bundan böyle gerçeği yaşamak olmalı.

Hayallerin seni bekliyor. Unutmadan sevgilim, bu masal sürerken gelecekte bulunma şansını da yakaladım. Böylelikle biliyorum ki; az sonra o sandala bineceksin ve senin hayallerinle benim gerçeğim bir gün mutlaka kesişecek ve biz bir kere daha karşılaşma şansına erişeceğiz. O güne kadar kendine ve sandala iyi bak.

Nin

bir ve hiç - çok ve az- olmaz ve yetmez

O, tanrı olmaya bayılırdı. Ama bazen, kendisini umudun yerine koyanlarla olmaktan çekinirdi. Umut olamamaktan, umudu gerçekleyememekten, birini umutsuz bırakmaktan korkardı. Korkar ama belli etmezdi. Sanırım ki; bir insanın “bir’e karşı hiç’i” tercih etmeye iten iki şey vardır: Biri umut, diğeriyse korku. O bazen korkuyor, bazen de daha çok’a dair umutlar taşıyordu.

Bana göre zaman; yapılanlarla, yaptıklarımızla ölçülür; bu yüzden içimden geliyorsa eğer kısa birkaç güne uzun bir zaman demekten çekinmem. Yavaş ya da hızlı olması, kısacık bir bakışa, azıcık daha uzansan öpeceğin bir nefes alışverişine sığsa da, yaşanan şeylerin çokluğu değişmez.

Zaman uydurulmuş bir şey; hiç kimse ardı ardına geçen iki dakikanın aynı uzunlukta olduğunu iddia edemez zaten! Bu yüzden zamanı büyülemek güç değildir. Kimse bana bununla övünmesin. (+)

15 Mayıs 2008 Perşembe

loser on the rise

Hikaye bu ya:
Fonda içe işleyen sözsüz bir şarkıyla başlıyor her şey. --- Comptine d'un autre ete

Birbirimize bakıyoruz... Daha doğrusu; karşılıklı koltuklarda oturulan bir metro yolculuğunun zorunlu bakışmaları gibi, mecburen bakıyor hissi uyandırıyoruz...

Ben eve girerken gözüme takılan siyah ayakkabılarını düşünüyorum (birinin ayakkabıları neden düşünülür ki? daha önce kimsenin ayakkabılarına zihinsel mesai harcadığımı sanmıyorum. birileri büyük kırmızı düğmeye basmış olmalı, başka türlü olmaz bu) ve masadaki ellerine bakıyorum. Ellerin çok güzel. Aklını karıştırıyor insanın. Güzel kokuyorsun. Gözlerin de güzel. Ayakkabıların... Bu iş fena halde boka sarıyor.

Şarkı değişiyor: Jeff Buckley sakin bir tahminde bulunuyor --- and maybe I'm too young to keep good love from going wrong (şaka mı bu?)

Gözlerine bakmadığım için bakışını göremiyorum ama gözünü üstümde hissediyorum. Masadaki şişeye uzanıyorum. Ben daha bitirmeden, 'Bir tane daha içer misin?' diyorsun. Şişeye bakıyormuşsun demek ki. Bana değil, şişeye... Fena halde bozuluyorum. İçmiyorum. Dışarıda bir yerde olmayı istiyorum. Yan masadaki çocuğa uzun uzun bakayım, o fark etmesin ama sen et istiyorum. Edersin ve fakat renk vermezsin. Görmezsin ya da, bak onu bilmiyorum.

Merhaba, ben kaybeden. Birileri dün kulağıma fısıldadı. Ben önceden de kaybetmişim. Hep kaybedermişim. Eksikliklerden, 'zaten yoktu'lardan, 'elimizde kalmadı'lardan söz etmiyorum, 'sahip olup yitirmeler'den söz ediyorum... Daha mı iyi bu daha mı kötü?

Bono - Frank Sinatra 'yla düette --- I've got you under my skin --- I'd sacrifice anything come what might for the sake of having you near (hayır hayır hayır...)

O sıra dikkatimi dağıtıp, komik bir şeyler anlatıyorsun. Gülüyorum. Ama unutma: 'merhaba, ben kaybeden' cümlesi var aramızda. Çok gülersek alınabilir. Bunu sana anlatmak istiyorum. Hayır, istemiyorum. Normal bir sohbetin içinde, içimizin karanlığına referans vermeye gerek görmüyorum. Biz mutluymuş gibi yapan iki arkadaşız. Ben seni fena halde seviyorum. Öyle ki, bazı şeyler moralimi bozmuyor bile artık. Birçok şey kıyasla etkisiz ruh halim üzerinde.

O sırada 'Sen eskiden bana laf sokardın' diyorsun. Özlem miydi o sesindeki? Good old days tavrı mıydı yahu? Şaşırtıyorsun be adam şaşırtıyorsun. 'Söz bitti' diyorum. Gülüyoruz... Birkaç salak espri daha yapılıyor, ben havamı bulup bir-iki ukalalık yapıyorum. İşte şimdi oldu; rahatlıyoruz. Korkma, henüz seni unutmadım... Hala 'umursamıyor gibi yapacak kadar' şiddetle istiyorum seni. Yemişim burçların uyumunu!

Şarkıları duymaz oluyorum. Bilmediğim bir dilde çalıyorlar neyse ki... Güzel ağzın sessiz cümleler kuruyor, iyice sersemliyorum.

Keynes'e göre in the long run we are all dead... Ben seninle bir yaşamı kaybetmişim gibi hissediyorum. Bu sebeple, kısa vadeyi uzun vadeyi hesaplayamıyorum.

Eve bırakır mısın beni?
Tabii ama yine gel.
Gelirim...
Ne zaman?
Dün.
Dalga geçme ya.
Eben...

Gülüyorsun. Gülerek... Müzik setini kapatıyorsun. Montunu giyiyorsun. Anahtarları, telefonunu, cüzdanını alıyorsun. Ben sana bakıyorum. Güzel ayakkabılarını giyiyorsun. Ben kendimi hazır buluyorum kapıda bir anda. Çıkıyoruz. Kapıyı bir kere kilitliyorsun.

Merdivenlerden inerken çantamı karıştırdığımı görüp, 'Bir şey mi unuttun?' diyorsun.
'Unutmadım da, galiba kaybettim' diyorum. Üstelemiyorsun.
Ben kaybedenim. Yoksa sen de mi biliyorsun?

13 Mayıs 2008 Salı

'su aydınlıktır'

Güneydoğu Anadolu'nun güzide şehri Şanlıurfa dönüşü, yazmaya nail olduğum ilk 'gönderi'nin Urfa'yı anlatması tabiidir. Ama korkulmasın, fazlaca ayrıntıya girilmeyecektir. :)

Yakın ve/veya yurtiçi mesafeleri kat etmek için uçak yolculuklarını tercih edince insan, ufak çaplı bir 'jet lag' mevzubahis olmakta. Yakın bir yerdeyim hissi doğuyor insanın içine yani, oysa yakın'a çok uzakta oluyor insan. Yani benim bünyem yürüyerek alınmayan yollara adapte olamamakta; evet, böyle özetlenebilir durum.

Bir beyin fırtınası yapılsa Urfa ile ilgili, şair (blog sahibi) şunları ardı ardına sıralamayı uygun bulacaktır:

'başım gözüm üstüne', 'su aydınlıktır', 'siz bulumassınz, ben gösterirem', Sıdar, eflatun eşarplı amcalar, poşu-şalvar, 'yaya geçidi güvenliğin belgesidir', 'her trafik kuralının bir nedeni var elbet', 'araçtan inince yaya olduğunu unutma, araçtayken yayaları korkutma', kaçak çay, sarma tütün, Ciğerci Şıh Baba, ehlikeyf, hacı limonatası, alaturka tuvaletli 3 yıldızlı otel odası, 'kıble bu taraf', acur kurusundan dolma yapma teknikleri, şıllık tatlısı, Balıklıgöl'ün narin balıkları, sabah kahvaltısında 'isot reçeli'-közlenmiş biber ve patlıcan yemek, kahke, haşlanmış karpuz çekirdeği, Dr. Ahmet Eşref FAKIBABA, en büyük asker bizim asker, 11 Nisan Stadyumu, Gökçin, Gülhan, Çardakaltı, subaşında simit-çay, nargile, dolmuşa halk otobüsü muamelesi yapmak, halk otobüsüne çiçekli böcekli halı sermek, taksimetresiz taksi, Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar, Urfalıyam ezelden....

Velhasılıkelam, blog sahibi kişi bir bozkırdan bir uzak bozkıra yaptığı yolculuktan, yüzünde -bir süre- kalıcı bir gülümsemeyle dönmüştür. Kendisi bolca fıstık, eşarp, fotoğraf ve ikişer adet 'ehlikeyf' ve şalvarı(!) da Urfa'dan buraya kadar getirmiş bulunmaktadır.

Şarkının burası turistler için, neden?(*) Because Nin is back in town... Hehe!

6 Mayıs 2008 Salı

acaba

Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi?



Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Bağıl hız ve atılan taş-ürkütülen kuş ilişkisi

Fena halde sözel bölüm mezunu bir insanım ama bazı şeyleri anlamak/anlatmakta matematik, fizik, kimya gibi şeylerin çok işe yaradığını düşünüyorum…

Bağıl hız diye bir şey var, misal… Onlarca iletişim kitabı okuyun, ardı ardına bin kere düz beyaz kağıtlara ‘iletişim, ne anlattığınız değil, karşınızdakinin ne anladığıdır.’ yazın… Yine de hiçbi şey, aşkı, sevgiyi, uzaklığı, yakınlığı bağıl hız kavramı kadar/gibi anlatamıyor…

En basit haliyle: Birinden/bir şeyden hangi hızla uzaklaştığınız, yani sizin hızınız; karşınızdakinin hızına göre oluşuyor.

Aynı noktadan zıt yönlere doğru hareket etmeye başlayan iki nesneden birincisi -ki biz buna A diyelim- 10 km/saniye hızla doğuya, ikinci nesne ise -ki biz buna bundan kelli B diyelim- 30 km/saniye hızla batıya gidiyorsa; A, B’den 40 km/saniye hızla uzaklaşmaktadır. Benzer şekilde B batıya doğru 30 km/saniye hızla ‘yandım anam şeklinde’ kaçtığını sanırken, A da batıya 10 km/saniye hızla gitmeye başlamışsa; B A’dan sandığı kadar hızlı bir şekilde uzaklaşmadığını fark edecektir.

Daha anlaşılır kılmak için diyebilirim ki; sen birinden uzaklaşmak için kendine bir seyir belirlemiş, sakin sakin, efendi efendi, kademe kademe volta alıyor olabilirsin; Demet Akalın adlı ünlü feylesofun o güzide şiirinde de belirttiği gibi ‘deniyorduk başarıyorduk’ diyor olabilirsin; ancak kazın ayağı öyle olmuyor… Ha keza; ayakların, gözlerin, ellerin ve benzeri vuslat çabasındaki organlarına söz geçirmiş sayarken kendini, kalbin ışık hızıyla sevdiceğin etrafında dört dönüyor da olabilir.

Bir ayar tutturdum, efendi gibi yerimi buluyorum sandığım çok oluyor benim. Ama bu garip hayatın eşsiz parametreleri, milyon tane kombinasyonla, farklı şeylere, farklı insanlara olan bağıl hızımı hesaplama imkanı vermiyor bana… Sanıyorum ki, elimde her şey… Değil. Sanıyorum ki katlanabilirim, olmuyor. İyiyim kibarım naziğim, yok cık ı-ı, bazen hiç değilim…

Duruyorum sanırken siz, size doğru gelen biri varsa; ‘e ben duruyordum ama, ona da durduğumu söylemiştim, günah benden gitti’ içsesli bi savunma hiçbi faşizan yargılamada sizi aklamıyor. Vicdan denen şeyin de insan bünyesindeki en faşist, en acımasız, en kan kırmızı mahkeme olduğu aşikar…

Işık hızında ilerlerken elinizdeki aynada kendinizi görebilir misiniz? Teorik olarak imkansız bu sanırım... Sen de elindeki ayna da, maddeden başka bir şeye dönüşüyor o hızda birine/bir şeye/bir yere yaklaşırken; sonra her şey sakinleyince, insan aynayı da kendini de görüveriyor işte.
Attığım taş ürküttüğüm kuşa değmiyorsa, tasımı tarağımı toplayıp duran kişiden uzaklaşma yolunu tercih ediyorum artık… Getiri-götürü, kar-zarar hesabı yapmayı kendime yediremiyorum aslında; ama üşüyorsam ve kimse bana sarılmıyorsa; esmeyen bir yere kaçmakta sakınca görmüyorum… Galiba artık hiçbir şeye üzülmüyorum.

1 Mayıs 2008 Perşembe

ben dururum, dünya döner---dilerse, dünya da durabilir...

"Umrumda değil"; çok provokatif bir cümle...
Biliyorum; tam bir 'acımadı ki acımadı ki' tavrı, ama tamamen içimden geliyor.

Yani şu sıra ağzımdan ya da elimden dökülen 'umrumda değil'lerin sonuna ünlem değil, üç nokta değil; sadece nokta koyula!!

Benim gibi 'kayıtsızlık' müessesine azıcık yaklaşabilmek için ruhunu satabilecek kadar 'kafaya takma alışkanlığı'na sahip bir insan için, durum bildirir bir tümceden çok bir temenniymiş gibi algılanacağı da açık... Ben de çok şaşkınım.

Hayatımda (sanıyorum ki) ilk defa hiçbir şey umrumda değil:
Sabah işe geç mi kaldım? Yarım saat daha uyurum...
Yağmurdan kaçarken doluya mı tutuldum? İyi iyi, masaj olur bana...
Yolda, otobüste, ofiste peydah olan normal görünümlü ruh hastalarına bakıyorum, gösteriyorlar kendilerini zira; 'çekil kenara' diyorum sakince...
Aşklar yarım mı kalmış? Ben daha da eksiğim...

Diyorum ki:
Hiçbir şeyin sorumluluğu, sıkıntısı, beklentisi, sanrısı, hayali, derdi, eksiği, fazlası yok içimde.

Sinir dahi olmuyorum bi şeye... Vardır kesin bunu (bu salaklığı, bu yoruldum'u, bu boşvermiş buldum kendimi'yi) çok güzel anlatan bir şiir, bir şarkı ama onu düşünmek de istemiyorum şimdi.

"Dünya yansın!" Umrumda değil(nokta)