17 Nisan 2008 Perşembe

disposition

mention this to me
mention something, anything
and watch the weather change

16 Nisan 2008 Çarşamba

kaLe

Yere çok uzaktayız ve düşmeye çok yakın.
Sen yükseklerden korkuyorsun ve ben uzaklardan.
Ben, tanımlanamayacak bir haz alıyorum o kadar yüksekte olmaktan.
Sen, tanımlayamayacağım bir güven duyuyorsun uzaklığı korumaktan.


Omzun omzuma değerken, profilinin fonunda bildiğim bir şehir var.
Sevdiğim, içinde büyüdüğüm ama hiç oradan bakmadığım, hiç öyle görmediğim bir şehir. O ana kadar, hep parça parça –paramparça– gördüğüm bir şehre, elimi uzatsam düşecek bir yerden bakıyorum... Yanımda kokun, ağzında tütün tadı.

Sen o çok yüksekten çekilmiş fotoğrafın, parça parça gördüğüm her parçasını –aklım da dahil– şöyle bir karıştırıp, dudaklarıma dokunuyorsun.
Son parçayı da yerine koyar gibi… Başarını kutlar gibi, yüzünde sevdiğim ve –kural olarak– gerçek saydığım gülümsemenle geri çekilip, bana mı kendine mi söylediğinin, beni mi şehri mi kastettiğinin anlaşılmayacağı belli belirsiz bir sesle “Çok güzelmiş” diyorsun… Tamamlanmış yapboza son kez bakıp, sana mı şehre mi cevap verdiğimi belli edemeyecek kadar sakin bir halde “Evet” diyorum. Çok güzel gerçekten.

Bir tek sana anlatabileceğim, anlatmasam da anlayacağın bir hisle, mağrur bir gururla, bitirdiğim çok parçalı yapboza bakıyorum ben de.
Yanımda kokun, ağzımda tütün tadın.

Sonra inmiyoruz da düşüyoruz sanki, her şey gibi.
Her şeyle birlikte ama her şeyden bağımsız.

15 Nisan 2008 Salı

mırıl mırıl

Bir sıkıntı bir bıkkınlık... Düşünecek yeni bir şeyler arıyorum. Yorganı üstümden atıyorum; 5 kere üstüste bir sağdan bir soldan 360 derecelik açılarla etrafımda dönüyor ve yatağın dört bir yanına bakıyorum; pek tabii karanlıkta hiçbi şeycik göremiyorum. Ezbere bildiğim yere uzanıp ışığı açıyorum (demek ki ne kadar dönersen dön, ışığın yeri hiç değişmiyor). Sıkılıyorum hemen kapatıyorum ışığı. Sağ olsun; gürültücü komşu -sıkıntımı sezmiş olmalı- balkonun ışığını açıyor da odaya yalandan biraz ışık doluyor. Oluşan birkaç gölgeyi tanıdıklara benzetiyorum. Saatime uzanıyorum, fosforlu fosforlu parlayarak gecenin üçünü bildiriyor bana, sinirlerim biraz daha bozuluyor.

Derin bir nefes alıyorum, 'gecenin tam üçünde, gecenin tam üçünde; bir gül biter içimde gecenin tam üçünde' diye mırıl mırıl mırıldanıyorum. Sallanmaya başlıyorum şarkıya eşlik olsun diye... Uykudan ses seda yok; bu sessizlik uykusuzluk sessizliği, diyorum -şarkıyı kesmeden içimden içimden tabii-.

Doğruluyorum yataktan, oda çokça postmodern resimlerdeki kadar yamuk yumuk görünüyor gözüme. Salak komşu, ışığı kapatıyor, eski tanıdıklar da uykuya geçmek için evlerine yollanıyorlar... Ben yataktan kalkıyorum. Rüzgar esiyor gibi hissediyorum, tam essin diye pencereyi açıyorum... Mis gibi hava... Ciğerlerim bayram ediyor, uykum daha uzak bir köşeye kaçıyor. Oldu olacak, biraz yazayım diyorum. O anda vazgeçiyorum...

Aman yine en güzeli, biraz daha şarkı mırıldanmak -iki aşk arasında kaldı gönlüm küçücük... bana uçmayı öğret, kanatlarım küçücük.- Ben ona da şarkı söylerdim saçma sapan, o uyurdu yalancıktan. Sonra uyanırdı, duyardım. Uyanmamış gibi yapmaya devam ederdi. Ben uzun uzun ona bakardım, -gözümle severim ben, dokunamazdım o zaman da o yalandan uykuya-, oda uyku kokardı. Sonra o da bana masal anlatırdı, böyle zeytin ağaçlarının asırlık olduğu coğrafyalardan uzun uzun. Hakkını yiyemem. Neyse...

Uyudum zaten sonra, eninde sonunda uyuyor insan... Uyunuyor yani...
Hem delice delice zeytin!!

14 Nisan 2008 Pazartesi

tüm eski sevgililer ölmeli

Bu yazı hoşunuza gitmeyecek, şimdiden uyarayım... Öyle çiçek-böcek, aşk-meşk anlatmayacağım bu sefer. Lanet edebilir, insafımı sorgulayabilir, "ayıp ayıp Nin, sen böyle değildin" diyebilir ve hatta beni vazgeçirmeye çalışabilirsiniz. Şimdiden söylüyorum, ikna çabalarına olumlu geri bildirim vermeye kapalıyım!

Şu anda, tam anlamıyla böyle düşünüyorum: Tüm eski sevgililer ölmeli...!!!

Başka türlü olmuyor. Birini unutamadıysanız, geri döndüğünüzde ufacık da olsa bir sızı duyuyorsanız, bunun yanında, aynı şehirde yaşıyorsanız ya da bu lanet internet yerküreyi zorla gözünüzün içine sokuyorsa... Eski sevgili ölmeden rahat edemezsiniz.

Kendine hüzünler yaratıyor herkes, buna diyecek sözüm yok! Hayal kuramıyoruz artık ya, çünkü artık her şey gözümüzün önünde.. Bilmediğimiz yerler düşlerimize giremez artık, çünkü ‘küresel’ dünya gözümüzün içine sokulmuş durumda, bildiriliyor bize küstahça, tüm bilmediklerimiz...

İçinden geldiğince, sakin sakin özlemek, merak etmek elinde değil ki kimseyi: Facebook, e-posta arşivleri, e-gunlukler, google taramaları... Her biri, bilinmezden öylesine uzaklaştırıyorlar ki beni. Durmadan bir şeyler hakkında tabiri caizse, 'update' olup duruyorum...

Onlardan kurtulsam, elim ayağım dursa da bakmasam aramasam görmesem burnumun dibinde bitiyor 'eski sevgili' mevhumu... Eskiden şakasını çok yapardık, geçtiğimiz derslerin notlarını balkonda yakacağız derdik sınavlar biter bitmez. İşte gaz döküp yakacaksın eski sevgiliyi de... Ya da sırayla unutacaksın, malum filmdeki gibi... Birer birer silecekler aklından iyi-kötü ne varsa...

Birisi hep daha çok sever ya. Bizler, yitik bir kuşağın çocukları olarak; sevildiğimizden daha çok sevdik hep bir başkasını, daha çok üzüldük her sevişimizde. Kanamak isteriz, bu daha gerçek mi kılar bizi, öyle mi sanırız? Savaş görmedik ya hiç, hiç eksik bırakılmadık ya; kendi savaşımızı kendimiz mi yaratırız?

Ben daha çok sevmişim, ben onu herkesten farklı sevimişim. Oysa görüyorum ki o herkesi beni sever gibi, beni de herkesi sevdiği kadar sevmiş...

Öyleyse tüm eski sevgililer ölmeli! Üzgünüm, kaldıramıyorum artık uzağın yakınını... Yakının sıcağını... Sıcağın acısını... Yeter, ne olur?