15 Nisan 2008 Salı

mırıl mırıl

Bir sıkıntı bir bıkkınlık... Düşünecek yeni bir şeyler arıyorum. Yorganı üstümden atıyorum; 5 kere üstüste bir sağdan bir soldan 360 derecelik açılarla etrafımda dönüyor ve yatağın dört bir yanına bakıyorum; pek tabii karanlıkta hiçbi şeycik göremiyorum. Ezbere bildiğim yere uzanıp ışığı açıyorum (demek ki ne kadar dönersen dön, ışığın yeri hiç değişmiyor). Sıkılıyorum hemen kapatıyorum ışığı. Sağ olsun; gürültücü komşu -sıkıntımı sezmiş olmalı- balkonun ışığını açıyor da odaya yalandan biraz ışık doluyor. Oluşan birkaç gölgeyi tanıdıklara benzetiyorum. Saatime uzanıyorum, fosforlu fosforlu parlayarak gecenin üçünü bildiriyor bana, sinirlerim biraz daha bozuluyor.

Derin bir nefes alıyorum, 'gecenin tam üçünde, gecenin tam üçünde; bir gül biter içimde gecenin tam üçünde' diye mırıl mırıl mırıldanıyorum. Sallanmaya başlıyorum şarkıya eşlik olsun diye... Uykudan ses seda yok; bu sessizlik uykusuzluk sessizliği, diyorum -şarkıyı kesmeden içimden içimden tabii-.

Doğruluyorum yataktan, oda çokça postmodern resimlerdeki kadar yamuk yumuk görünüyor gözüme. Salak komşu, ışığı kapatıyor, eski tanıdıklar da uykuya geçmek için evlerine yollanıyorlar... Ben yataktan kalkıyorum. Rüzgar esiyor gibi hissediyorum, tam essin diye pencereyi açıyorum... Mis gibi hava... Ciğerlerim bayram ediyor, uykum daha uzak bir köşeye kaçıyor. Oldu olacak, biraz yazayım diyorum. O anda vazgeçiyorum...

Aman yine en güzeli, biraz daha şarkı mırıldanmak -iki aşk arasında kaldı gönlüm küçücük... bana uçmayı öğret, kanatlarım küçücük.- Ben ona da şarkı söylerdim saçma sapan, o uyurdu yalancıktan. Sonra uyanırdı, duyardım. Uyanmamış gibi yapmaya devam ederdi. Ben uzun uzun ona bakardım, -gözümle severim ben, dokunamazdım o zaman da o yalandan uykuya-, oda uyku kokardı. Sonra o da bana masal anlatırdı, böyle zeytin ağaçlarının asırlık olduğu coğrafyalardan uzun uzun. Hakkını yiyemem. Neyse...

Uyudum zaten sonra, eninde sonunda uyuyor insan... Uyunuyor yani...
Hem delice delice zeytin!!

Hiç yorum yok: